Sarışın Bomba – Atomic Blonde Film incelemesi

 

“Hilekarı aldattığında alınan keyif iki kattır.”

 

İlk ismi uyarlandığı çizgi romanla aynı The Coldest City (En Soğuk Şehir) olan ve daha sonra Atomic Blonde (Sarışın Bomba) olarak değişen, baştan beri dişi John Wick olarak lanse edilen film sonunda vizyona girdi. Başrolüne 41 yaşındaki Charlize Theron’u yerleştiren Atomic Blonde, John Wick ile aynı kişilerin elinden çıkma. Dolayısıyla baştan beri estetik yönü kuvvetli bir aksiyon bekliyorduk ve umduğumuzu da bulduk. Atomic Blonde, tam olarak tahmin ettiğim tatta ve dokuda bir film olarak, sinema salonunda tatminkar bir şekilde ayrılmamı sağladı. Peki ben ne bekliyordum? Öncelikle soluksuz bir aksiyon, sürprizli bir hikaye ve tam bir femme fatale karakteri.

Charlize Theron bir kadın oyuncu olarak oldukça beğendiğim bir isim, ilerleyen yaşına rağmen böylesi bir rolün altından kalkmak da herkesin harcı değil. Ne Charlize Theron Atomic Blonde’da, ne de Keanu Reeves John Wick’te Kasımda Aşk Başkadır’da hatta Şeytanın Avukatı’ndaki hallerinden çok da farklı değiller, zaman onlar için akmıyor resmen. Şimdi düşününce bu iki karakterin (Lorraine ve John) yeni bir filmde bir araya gelmesi ne iyi olurdu, ancak zaman farkı sebebiyle böyle bir birleşme pek mümkün görünmüyor.

Gelelim Atomic Blonde’a. 1989’un Kasım ayındayız. Soğuk Savaş’ın ortasında Berlin Duvarı’nın yıkılmasından iki hafta önce gizli görevdeki bir MI6 ajanının öldürülmesi ve üzerinde casusların kimliklerinin yer aldığı bir liste taşıyor olması, İngiltere istihbaratını harekete geçirir ve CIA ile ortak bir görevde oldukça deneyimli bir ajan olan Lorraine Broughton görevlendirilir. Lorraine Berlin’e gidecek ve listeyi ele geçirmek için her şeyi yapacaktır. Ancak işler tabii ki süt liman gitmez ve kovalamaca başlar.

The Americans izleyenlere çok da yabancı gelmeyecek bir ortamın kapılarını açan Atomic Blonde, dönemin kaosunu yansıtmakta oldukça başarılı. Aksiyonun gerekliliklerini tek tek yerine getiren filmin, neredeyse falsosu yok. Bitti derken başlayan sürprizleri de cabası. Atomic Blonde’a salt dişi John Wick olarak bakmak, filme oldukça haksızlık olur, çünkü karşımızda sinematografisi, senaryosu, ışık kullanımı, oyuncu seçimi ve müziği ile tam 12’den vuran bir film var. Leitch’in profesyonel dublörlük geçmişi Atomic Blonde’da da dövüş sahnelerinin estetikliği ile kendini gösteriyor.
Atomic Blonde’da yönetmen David Leitch’in Tarkovsky’nin Stalker’ına yaptığı gönderme de elbette gözlerden kaçmıyor. Lorreine’in saklanmak için girdiği sinemada oynayan film Stalker’ın ta kendisi.

Charlize Theron’a dizdiğimiz övgülerin yanı sıra, filmin bir diğer parlayan isimleri ise kuşkusuz Sofia Boutella ve James McAvoy. Ancak filmin bir de benim için sürpriz olan bir ismi var ki, o da Skarsgard’lardan Bill. Kendisine Hemlock Grove’dan beri herhangi bir yapımda denk gelmemiştim.

Atomic Blonde öldürücü bir aksiyon filmi olmasının yanı sıra, estetik yönü, müzik kullanımı ve femme fatale karakteri ile adını hatırlanacaklar listesine yazdırmayı başarıyor.

Yazar: dilaratoker

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir