İlişkinin Teknolojisi

İlişkilere dair gugılvari bir kolaj ile karşındayım . Yine boyumdan büyük işlere kalkışıp ilişkiler konusunda cevapsız sorulara, tarifsiz duygulara gark edeceğim seni. Kafam o kadar karışık ki senin kafanı da bir kazan çorba gibi karıştıracağım. Zaten bu aralar mercimek çorbasının ayarını tutturamıyorum bir türlü. Asabiyim o yüzden. Olayımızın özü şudur: iki insan bir araya gelip bir süreliğine ya da hayat boyu bir şeyler paylaşmaya başlayınca neler oluyor. İki insan yan yana neden durur? durmalı mıdır? Ve daha önemlisi nasıl durmalıdır? Aşkın biyolojisi olur mu? Akılcılık ve duygusallık arasında gidip gelmeler iki insana ne tür bedeller ödetir? İki insan birbirine güç mücadelesini hiç yer kalmayacak kadar yaklaşabilir mi?

Güç mücadelesi deyince yok canım, o iş yerinde olur, sokakta olur, savaşta olur. Benim sevgilimle ilişkim sevgiye dayanıyor gibi safsatalara inanmayacak kadar büyüdüm ben sanırım. İki eşit insanın karşılıklı olarak güç ve otoriteyi dışarıda bırakacak şekilde bir araya geldiği bir örneği göremeden de öleceğim galiba. Tekrar eden trajedya şöyle birşey sanırım. “Bir insan diğeriyle herhangi bir diyaloğa girdiği anda iki durumdan biri ortaya çıkar: Ya daha güçlü ya da daha zayıf hissederek diyalogu sonuçlandırır. Konuşmada baskın konuma geçmek için ne söylememiz gerekiyorsa onu söyleriz. Her bir taraf, kurulan anlık ilişkinin kontrolünü elinde tutmaya çalışır. Başarılı olması -bakış açımızın üstün gelmesi ya da takdir görmesi- halinde zayıf hissetmek yerine psikolojik bir tatmin hissederiz. İnsanları kontrol ettiğimizde enerjilerini kendimize doğru yönlendiririz. Diğerinin enerjisini emmek pahasına kendimizi enerjiyle doldururuz. Bu tatmin hissiyatı, durumu tekrar etmemiz için bizi motive eder. İnsanların çoğu, sürekli olarak bir başka insanın enerjisini avlama durumundadır.”

 

izim en temel derdimiz çoğu zaman ötekini, kendi beklentilerimizi gerçekleştirebileceği şekilde kontrol etmekten ibarettir. Öyle çok sofistike durumlardan bahsetmiyorum. Yok ben hiç yapmam böyle deme. Biraz kafa yorunca bu enerji cambazlığının günün her saniyesinde sürekli gerçekleştiğini göreceksin. Herkesin “dengeli” ilişki dediği şey sanırım bu güç mücadelesinin duygusal, fiziksel, cinsel veya entelektüel alanlardan herhangi birisinde dengelenmiş olduğu. Aşırı duygusallığın akılcılığı dengelediği, aşırı ilginin ilgisizliği dengelediği, aşırı fiziksel gücün zayıflığı dengelediği durumlar da yok mu var. Güç dengesinden bahsederken bu dengenin eşitliğe işaret ettiğini söylemek yersiz olur. O zaman dengeli ilişki bir olumlama olmaktan çok bir safsatadan ibaret. Biz uzun vadeli bir güç mücadelesinin bir safhasındayız ama çaktırmıyoruz, demenin nazik yollusu sanki.

O zaman ilişkinin bir taviz olduğu gibi bir sav ortaya atabilirim. Ama bu sav, tek başına bağımsız bir birim olarak var olmayı bir erdem olarak tanımlayanlar için geçerli olacaktır. Zira taviz verdiğimiz şey yalnızlığımız ise ve biz ilişkiye kendi başımıza kalmamak için ne pahasına olursa olsun katlanmamız gereken bir olgu gözüyle bakıyorsak, cevabı da karşımızda duran insanda aramaktan başka çare kalmıyor. Al gülüm ver gülüm ilişkisine denge katacak beyaz atlı bir prens/es bir yerlerde mutlaka yaşıyor olmalı ne de olsa. Sorun, yalnızlığımızı (kendibaşınalığımızı) bir ödül mü yoksa ceza mı olarak gördüğümüze göre tamamen nitelik değiştiriyor. Ben bile bana tahammül edemezse başkası bana nasıl tahammül etsin?

Duyamadım? Aşk mı dedin? İnsan, kendi yaşamsal amaçlarında netleşerek bir diğerinin evrimine kendini angaje etmeyi başardığında, diğer insana karşı geliştirdiği bağımlılıkla, kendi evrimsel yolunu kesintiye uğratabilir. Aşk ilk kez gerçekleştiğinde, iki insan bilinçsiz olarak birbirilerine enerji vermeye başlar. Bu da “aşık olmak ” dediğimiz hafiflemişlik ve yükselmişlik hissine yol açar. Bu hissin karşısındaki insandan sürekli olarak gelmesi beklentisine girdiklerinde, dışsal enerjiye kendilerini kapatırlar. Ve bu içe kapanış, onları birbirlerinden gelecek olan enerjiye daha da bağımlı kılar. İşte bundan sonra aldıkları enerji hiç yetmemeye başlar. Bu eksiklik duygusuyla enerji vermeyi bırakır ve daha fazla enerji için birbirilerini kontrol etme dramına düşerler. Sonunda da olağan güç mücadelesi başlar.

Analitik beyinliler için formülle ifade edelim: 1+1=1 eder. İki insanın bir araya gelmesiyle yeterince komplike hale gelen iki bileşenli karmaşık bir sistemi işler halde tutmak için gidilebilecek en iyi yol, sistemi dış girdilere kapatıp “kapalı bir sistem” oluşturmak mı acep? Kontrol edilebilir, dengeli ilişki yaratmanın en kolay yöntemi budur. İki insanın bir araya gelmesi özünde bir sözleşme, bir akittir. Tek gecelik bir ilişkide bile en basitinden “birbirimizi öldürmeyeceğiz” maddesiyle başlayan uzun sözleşme maddeleri mevcuttur. Her sözleşme aynı zamanda bir taviz ise, umulan getiriler uğruna nelerden taviz verdiğimizin, özgürlükten, bütün olmaktan, birey olmaktan, yaşamaktan ne kadar vazgeçtiğimizin ince hesabını yapabilen var mı? Sorulardan birisi bu. Varoluşlarını gerçekleştirmekten ümidi kesip kendini “zalımın” eline koyvermiş mutsuzlar diyemez miyim yaşadığımız topluma? Mazlumlar (zulmün nesnesi) heryerde de zalimler (zulmün öznesi) nerde hiç birimiz bu sıfatı kabul etmiyorsak? Freud’a mı sığınayım Marx’a mı ?

Yazar: dilaratoker

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir