Nerden Çıktı Bu Bukowski

Merhaba sana Bukowski’yi tanıştırmakta tereddüt ettim ne yalan söyleyeyim, daha genç yaşta bu alkolik bu berduş bu serseri bu kadın düşkünü bu ahlaksız bu pis morukla tanışıp ne yapıcaksın dedim? Ama sonra dayanamadım, tanışman lazım, iki kadeh içki, bir kaç küfür, biraz kadınla bozulacaksan bozul o zaman, senden bi cacık olmazmış zaten.

Ben Bukowski ile lise yıllarımda tanışmıştım. Yakın arkadaşımın abisi bir gün “Büyük Zen Düğünü” isimli kitabıyla çıkagelip son zamanlarda okuduğum en yürekli en harbi yazar diye bana vermişti. Ben o zamanlar daha Victor Hugo’nun etkisindeyim, Sefiller’i okumuşum, hayata o eksantrik Fransız gözlükleri ile bakıyorum, hani böyle aşkı, kadınları, erkekleri acayip yüceltmişim, kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerin viktoryen kalıplarla yürümesi gerektiği hissindeyim, hani ilk alt ay sade bakışalım, sonraki altı ay el ele tutuşalım, böyle mücadele deyince aklıma Paris komünü falan geliyor, ama o da idealize, böyle bayrağı kapıp Bastille’e yürüyelim tadında, ya da doğal olmaya kassan bile olup olabileceğin doğallık Zola’nun Germinal‘i, hani böyle için kor kor alevlerle yansa da düşüncelerinden vazgeçmeyen, duygularını kendine bile açamayan mağdur ama gururlu bir nesli düşlüyordum, şiir desen Rimbaud diyorum, derin sembolik bağlantılar içinde imgelemini kaybetmek diyorum, bi tek absent ile coşarım diyorum, anlatabilyor muyum  hani böyle hayatında en derin ve en anlamlı şeyleri aradığın bir devrede, onları görkemli ideallerin içinde bulduğunu sandığın ve de kendini şekilden şekile saldığın bir devre.

Sonra ben bu Bukowski denen adamı okuyorum işte abinin tavsiyesiyle, ya olacak şey değil okuduklarım bir görsen, insan yazar için utanır mı ya okuduklarından? İki arkadaşının nikahında gizli gizli kese kağıda sardığı içkisinden içen, rahipten dayak yiyen, gelen bütün kadınlara asılan böyle benim edebiyatta, insanda ve insan ilişkilerinde değer verdiğim ne varsa onda kırıntısı olmayan, yanına bile yaklaşmayan, böyle serseri ahmak böyle baştan savma yazılmış böyle küfürbaz böyle ezik kaybeden karakterle dolu bu kadar boş bir kitap olamaz.

Uzun süre Bukowski’nin başka bir kitabını okumadım , ben daha yüksek değerler arıyordum, edebiyatın bir şanı ve şerefi olması gerektiğini düşünüyordum. “Yazar olmak, enfes güzellikte bir kadınla sevişip üstüne para almak gibi bir şey” diyen bir adamdan ne beklersin, ya bir kere de kadınları, seksi karıştırma ya. Ama zamanla kitapları elime geçtikçe öylesine okudum, sıkıcı değillerdi kitapları ne yalan söyleyeyim, devamlı aynı şeyler oluyordu aslında işsiz berduş bir adam, devamlı karı götürmeye çalışıyor, bol bol içiyor, bol bol küfür ediyor, kolay okumalık romanlar hikayecikler, öyle geyik olsun torba dolsun.

Sonra sonra gizliden gizliye kabul etmeye başladım bu ayyaşı aslında sevdiğimi. Ama Keruac’ları, Beatnikleri, John Fante‘yi de okumanın etkisi vardı hani, Celine ile tanışmanın şafağındaydım, kendi 68 kuşağımı yaşıyor, viktoryen ahlakımı ve tutucu düşünceleri yıkıyor, isyan ediyordum baya baya, edebiyatın biçimsel dar kalıplarına isyan ediyordum. Ama niye sevdiğimi hala anlamıyordum bu bomboş ve özünde kendini tekrar eden romanları, “sevindiğimde kutlamak, üzüldüğümde unutmak hiçbir şey olmadığında ise bir şeyler olsun diye içerim” diyen bir alkoliği insan niye sever?

Mesela Kadınlar adlı 300 küsur sayfalık romanında 50 küsur kadınla birlikte olmasından, sürekli içmesinden, ona her elini sallayan kadının ne kadar basit olursa olsun peşinden koşmasını ve onunla yatmasını okumaktan ne zevk alıyordum? O kadar her elini sallayanla yattıktan sonra finalde en sonunda bir kadını başka bir kadın için reddetmesi görkemli bir final mi oluyordu şimdi? Allah belanı versin be Chinaski, ah be Chinaski, ne olurdu sanki biraz daha dik durabilsen? “Her erkeği köprü altına düşüren bir kadın mutlaka vardır” diyorsun da, biraz daha basiretli olsan düşmezsin işte köprüaltına be Hank.

Ya da Factotum (her şeyi yapan) kitabında girip çıktığı onca vasıfsız işi anlatırken, aslında kendi vasıfsızlığını gözler önüne sermekten hiç mi utanmazsın? Herkesin binbir türlü vasfa sahip olduğu şu gezegende kendini “sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla birşeyler atıştır, sıç, işe, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsat için müteşşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama?” ile mi avutuyorsun?

Ekmek Arası adlı kitabını okuduğumda Hank’i biraz daha yakından tanıdım sanırım ve iyice sevdim. İrin dolu sivilceleri ile geçen çocukluğunu anlatığı bu kitabında “İlgi duymuyordum. Hiç bir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.” dediğinde hepimizin çocukluğundan, blue çağındaki o karmaşadan çok iyi bildiği, o hayatı anlayamama, o çevrene yabancılaşma duygusunu en basit şekilde dile getiriyordu, Çavdar Tarlasında Çocuklar‘daki Holden Caulfield’in tüm olayını bi paragrafta özetlemişti Bukowski.  “Karyolama oturup kendime bir içki koydum.Kapımı açık bırakmıştım. Şehrin gürültüsüyle beraber ay ışığı sızıyordu odama: müzik dolapları, otomobiller, küfürler, köpek havlamaları, radyolar…Hep beraberdik. Aynı bok çukurunun içindeydik hepimiz. Kaçış yoktu. Zamanı geldiğinde sifonumuz çekilecekti.” diyen bir zamanlar “bok doluydum ve dövüşmek zorundaydım” diyen o sivilceli kaybeden çocuk işte..

“Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adı kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.”

Uzan lafın kısası prenses, satır aralarında hayatı anlatan harbi bi adam Bukowski…

Yazar: dilaratoker

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir